Köşe Yazıları Haber Girişi: 08.07.2021 - 11:48, Güncelleme: 08.07.2021 - 11:48

12 bin yılın mirası: İnsanlığın “Kaybolan Cenneti” (2)

 

12 bin yılın mirası: İnsanlığın “Kaybolan Cenneti” (2)

Batı Asya’da günümüzden yaklaşık 12 bin yıl öncesinden başlayıp kabaca günümüzden 6 bin yıl öncesine kadar (MÖ 4000) süren dönem, insanlığın “Kaybolan Cennet”idir. Sözkonusu dönem ile ilgili olarak çalışan bilim insanları, bu dönemdeki insan topluluklarının eşitlikçi ve barışçı bir yaşam sürdüğü şeklindeki görüşlerini şu verilere dayandırıyorlar:
İncelediğimiz dönemin başlangıcında eşitsizliğin zemini olabilecek artı ürün yok. Esas olarak uygun iklim ve çevre koşullarının sonucu olarak avcılık ve toplayıcılıkta artan verimlilik, artı ürün olarak değerlendirilemez. Artı ürün olanağının ortaya çıktığı daha sonraki bin yıllarda ise hem nüfusun görece azlığı, hem boş-geniş toprakların varlığı, hem de onbinlerce ve hatta en az 100 binyıldır (Homo Sapiens tarihi) yıldır süregelen eşitlikçi toplum yapısının oluşturduğu ilişkiler ve bilinç; toplumların kendi iç dinamikleri ile baskı ve sömürünün olduğu tabakalaşmayı (sınıflara bölünmeyi) ortaya çıkarmaya engel olmuştur. Yerleşim yerlerinde bulunan evlerin hepsi birbirine benzer yapıda, hemen hemen aynı büyüklükte. Bütün evlerde ele geçen buluntular da aynı. Sadece bu veriler bile bütün topluluk üyelerinin aynı hayatı paylaştığını gösterir. Hiçbir yerin etrafında savunma amaçlı sur benzeri yapılar yok. Nüfusu sekizbin olarak tahmin edilen ve sekizinci bin yılın ikinci yarısından altıncı bin yılın başlarına kadar en az 2 bin yıl boyunca iskan edilen Çatalhöyük yerleşiminde de sur bulunmuyor. Anadolu’da tespit edilen en eski sur kalıntısı Burdur Hacılar yerleşiminde ve MÖ 3000 – 2900 yıllarına tarihleniyor. Bu dönem, aynı zamanda Bölgede kitlesel göç hareketlerinin meydana geldiği bir zaman dilimi. Kitlesel göçlerin, topluluklar arasında çatışmaları doğurduğu anlaşılıyor. Gene bütün bu dönem (MÖ 4000 yıldan öncesi) boyunca ele geçen insan iskeletlerinden, bir kavga-savaş yaşandığını gösterir en ufak bir iz bulunmuyor. Tabakalaşma, (sınıflara ayrılma) MÖ beşinci bin yılla birlikte yaşanan “göçlerle” birlikte ortaya çıkıyor. Sınıflara bölünmenin başlaması Halaf dönemini (MÖ 6000 – 5000), bugün Mezopotamya’nın en güneyinde Basra yakınlarında bulunan Ubeyd yerleşimi ile adlandırılan Ubeyd kültürlü topluluklar dönemi takip ediyor. Beşinci bin yıl (kabaca MÖ 5000 - 4000) Ubeyd dönemidir (Kalkolitik dönem – Maden Çağı). Ubeyd dönemi insanlık tarihinde sınıflaşmanın ilk belirtilerinin görüldüğü dönemdir. Bu dönemin sonlarına doğru, yani dördüncü bin yılın başlarında (MÖ 4000 sonu ve 3 000’li yılların başları) sınıflı toplum diyebileceğimiz yapılar şekillenmeye başlıyor. Ubeydliler Güney Mezopotamya’nın yerlileri değil. Kuzeyden, muhtemelen Anadolu’dan gittikleri tahmin ediliyor. Bazı bilim insanları ise Mezopotamya’da uygarlığa geçişi gerçekleştiren toplumların bugünkü İran platosundan gittikleri görüşündeler. Gittiklerinde bakır aletler kullanıyorlar. Aşağı Mezopotamya’da maden ve üretim aracı olarak kullanılan diğer “taşlar” yok. Aynı şekilde evcilleştirilen ilk hayvanlar – koyun, keçi – ile buğday, arpa ve benzeri tahılların da anavatanı da güney Mezopotamya değil. Ubeydliler daha önce yaşadıkları yerlerde bakırı işlemeyi öğrenmişlerdi, hayvancılığa ve tarımcılığa başlamışlardı. Bütün bu artılar ve bilgi birikimini Ubeydliler, göç öncesinde yaşadıkları coğrafyalarda edinmişlerdi ve göçle birlikte Güney Mezopotamya’ya götürdüler. Bütün bu artılar, Güney Mezopotamya’nın Dicle ve Fırat’la sulanan verimli ovalarında, sonraki bin yıl içinde uygarlığı doğuracak gelişmelerin yaşanmasına yol açtı. Gene de Ubeyd döneminin son yüzyıllarına kadar topluluklar arasında veya her bir toplumun kendi içinde çatışmaların yaşandığını gösteren veriler bulunmuyor. Ubeyd dönemini gene dışardan gelen bir başka topluluk olan Sümerler takip ediyor. Dördüncü bin yıl “Uruk dönemi” olarak adlandırılıyor. Sınıflaşmanın iyice şekillendiği, yazının bulunduğu, adına devlet denilen örgütlenmenin ortaya çıktığı dönem “Uruk Dönemi”dir. Sümer efsaneleri (mitolojik hikayeleri), göçle birlikte gelinen yeni topraklarda, daha önceden orada yaşayan topluluklara zorla boyun eğdirildiğinin ve yeni gelenlere tabi kılındığının ipuçlarını veriyor. Aslında sınıflara bölünmenin bu şekilde başladığı da söylenebilir. Bilindiği üzere bilim çevrelerinde yaygın olarak kabul edilen bir görüşe göre, eşitlikçi ve kendi kendine yeterli Neolitik topluluklar, kendi iç dinamikleri ile sınıflı bir toplum yapısına geçemezler. Böyle bir geçiş, ancak dışardan gelen ve üretimdeki gelişmenin nesnel olarak bir artı ürün yarattığı koşullarda, yerleşik eşitlikçi neolitik toplumu zorla kendine tabi kılarak sınıflı – devletli bir toplum yapısını mümkün kıldığı yönündedir. Mezopotamya’da MÖ 4000’li yıllarda yaşanan gelişmeye benzer bir süreç 2000’li yıllardan sonra Ege’de yaşandı. Doğu’nun genlerindeki miras Batı Asya toplumları (Batı Asya kadar olmasa da ona yakın olarak Mısır, Hint ve Çin) yaklaşık altı bin yıl, önce yerleşik hayata sonra da üretim aşamasına geçen toplumlar olarak, bütün insanlığın uygarlığa ulaşmasına öncülük ettiler. Daha öncesinde savaşın ve kavgaların olmadığı eşitlikçi topluluklar olarak binlerce yıl yaşamışlardı. Dünyanın başka bölgelerinde ise bu süreç, çok daha küçük zaman dilimlerine sığdı. Bu 6 bin yıllık dönem, özellikle MÖ 10 000 – 4 000 yılları arasında yaşanan dönem insanlığın “Altın Çağı”dır, “Kaybolan Cenneti”dir. Bu dönemin barışı, kardeşliği ve eşitliği, daha sonra tek tanrılı dinlerin kitaplarında (Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovulması) ve efsanelerde (Sümer, Yunan vd) işlendi. Sınıflı toplumun ezdiği, yoksullaştırdığı geniş kitleler bin yıllar boyunca hep o “kaybolan cenneti” geri getirmek özlemiyle ayaklandılar, mücadeleler verdiler. Ama burada önemli olan, bu uzunca zaman diliminin bölge insanının bilincinde bıraktığı izlerdir ve o “izlerin” bugüne yansımalarıdır. Koronavirüs salgınının bütün dünyayı etkisi altına aldığı günlerde biz, Türkiye başta olmak üzere Batı Asya toplumlarında ve Çin gibi kadim uygarlık beşiği olan topraklarda o mirasın izlerini görüyoruz. Deyim yerindeyse ilk yerleşik toplumların en az altı bin yıl boyunca yaşadığı “Cennet” fikri, o Cennet’teki “paylaşma” bilinci ve dayanışma,  Doğu toplumlarının genlerine işlemiştir. Sonraki sınıflı toplum döneminin altı bin yılı; o özlemi, o “özelliği” yok edemedi. Ve insanlık, şimdi bilimin rehberliğinde baskı ve sömürünün olmadığı geleceğin toplumunu inşa mücadelesinde işte o “Altın Çağ”ın (Kaybolan Cennet) mirasından da güç alıyor.  
Batı Asya’da günümüzden yaklaşık 12 bin yıl öncesinden başlayıp kabaca günümüzden 6 bin yıl öncesine kadar (MÖ 4000) süren dönem, insanlığın “Kaybolan Cennet”idir. Sözkonusu dönem ile ilgili olarak çalışan bilim insanları, bu dönemdeki insan topluluklarının eşitlikçi ve barışçı bir yaşam sürdüğü şeklindeki görüşlerini şu verilere dayandırıyorlar:

İncelediğimiz dönemin başlangıcında eşitsizliğin zemini olabilecek artı ürün yok.

Esas olarak uygun iklim ve çevre koşullarının sonucu olarak avcılık ve toplayıcılıkta artan verimlilik, artı ürün olarak değerlendirilemez. Artı ürün olanağının ortaya çıktığı daha sonraki bin yıllarda ise hem nüfusun görece azlığı, hem boş-geniş toprakların varlığı, hem de onbinlerce ve hatta en az 100 binyıldır (Homo Sapiens tarihi) yıldır süregelen eşitlikçi toplum yapısının oluşturduğu ilişkiler ve bilinç; toplumların kendi iç dinamikleri ile baskı ve sömürünün olduğu tabakalaşmayı (sınıflara bölünmeyi) ortaya çıkarmaya engel olmuştur.

Yerleşim yerlerinde bulunan evlerin hepsi birbirine benzer yapıda, hemen hemen

aynı büyüklükte. Bütün evlerde ele geçen buluntular da aynı. Sadece bu veriler bile bütün topluluk üyelerinin aynı hayatı paylaştığını gösterir.

Hiçbir yerin etrafında savunma amaçlı sur benzeri yapılar yok. Nüfusu sekizbin

olarak tahmin edilen ve sekizinci bin yılın ikinci yarısından altıncı bin yılın başlarına kadar en az 2 bin yıl boyunca iskan edilen Çatalhöyük yerleşiminde de sur bulunmuyor. Anadolu’da tespit edilen en eski sur kalıntısı Burdur Hacılar yerleşiminde ve MÖ 3000 – 2900 yıllarına tarihleniyor. Bu dönem, aynı zamanda Bölgede kitlesel göç hareketlerinin meydana geldiği bir zaman dilimi. Kitlesel göçlerin, topluluklar arasında çatışmaları doğurduğu anlaşılıyor.

Gene bütün bu dönem (MÖ 4000 yıldan öncesi) boyunca ele geçen insan iskeletlerinden, bir kavga-savaş yaşandığını gösterir en ufak bir iz bulunmuyor.

Tabakalaşma, (sınıflara ayrılma) MÖ beşinci bin yılla birlikte yaşanan “göçlerle” birlikte ortaya çıkıyor.

Sınıflara bölünmenin başlaması

Halaf dönemini (MÖ 6000 – 5000), bugün Mezopotamya’nın en güneyinde Basra yakınlarında bulunan Ubeyd yerleşimi ile adlandırılan Ubeyd kültürlü topluluklar dönemi takip ediyor. Beşinci bin yıl (kabaca MÖ 5000 - 4000) Ubeyd dönemidir (Kalkolitik dönem – Maden Çağı). Ubeyd dönemi insanlık tarihinde sınıflaşmanın ilk belirtilerinin görüldüğü dönemdir. Bu dönemin sonlarına doğru, yani dördüncü bin yılın başlarında (MÖ 4000 sonu ve 3 000’li yılların başları) sınıflı toplum diyebileceğimiz yapılar şekillenmeye başlıyor.

Ubeydliler Güney Mezopotamya’nın yerlileri değil. Kuzeyden, muhtemelen Anadolu’dan gittikleri tahmin ediliyor. Bazı bilim insanları ise Mezopotamya’da uygarlığa geçişi gerçekleştiren toplumların bugünkü İran platosundan gittikleri görüşündeler. Gittiklerinde bakır aletler kullanıyorlar. Aşağı Mezopotamya’da maden ve üretim aracı olarak kullanılan diğer “taşlar” yok. Aynı şekilde evcilleştirilen ilk hayvanlar – koyun, keçi – ile buğday, arpa ve benzeri tahılların da anavatanı da güney Mezopotamya değil. Ubeydliler daha önce yaşadıkları yerlerde bakırı işlemeyi öğrenmişlerdi, hayvancılığa ve tarımcılığa başlamışlardı. Bütün bu artılar ve bilgi birikimini Ubeydliler, göç öncesinde yaşadıkları coğrafyalarda edinmişlerdi ve göçle birlikte Güney Mezopotamya’ya götürdüler. Bütün bu artılar, Güney Mezopotamya’nın Dicle ve Fırat’la sulanan verimli ovalarında, sonraki bin yıl içinde uygarlığı doğuracak gelişmelerin yaşanmasına yol açtı.

Gene de Ubeyd döneminin son yüzyıllarına kadar topluluklar arasında veya her bir toplumun kendi içinde çatışmaların yaşandığını gösteren veriler bulunmuyor. Ubeyd dönemini gene dışardan gelen bir başka topluluk olan Sümerler takip ediyor. Dördüncü bin yıl “Uruk dönemi” olarak adlandırılıyor. Sınıflaşmanın iyice şekillendiği, yazının bulunduğu, adına devlet denilen örgütlenmenin ortaya çıktığı dönem “Uruk Dönemi”dir.

Sümer efsaneleri (mitolojik hikayeleri), göçle birlikte gelinen yeni topraklarda, daha önceden orada yaşayan topluluklara zorla boyun eğdirildiğinin ve yeni gelenlere tabi kılındığının ipuçlarını veriyor. Aslında sınıflara bölünmenin bu şekilde başladığı da söylenebilir.

Bilindiği üzere bilim çevrelerinde yaygın olarak kabul edilen bir görüşe göre, eşitlikçi ve kendi kendine yeterli Neolitik topluluklar, kendi iç dinamikleri ile sınıflı bir toplum yapısına geçemezler. Böyle bir geçiş, ancak dışardan gelen ve üretimdeki gelişmenin nesnel olarak bir artı ürün yarattığı koşullarda, yerleşik eşitlikçi neolitik toplumu zorla kendine tabi kılarak sınıflı – devletli bir toplum yapısını mümkün kıldığı yönündedir.

Mezopotamya’da MÖ 4000’li yıllarda yaşanan gelişmeye benzer bir süreç 2000’li yıllardan sonra Ege’de yaşandı.

Doğu’nun genlerindeki miras

Batı Asya toplumları (Batı Asya kadar olmasa da ona yakın olarak Mısır, Hint ve Çin) yaklaşık altı bin yıl, önce yerleşik hayata sonra da üretim aşamasına geçen toplumlar olarak, bütün insanlığın uygarlığa ulaşmasına öncülük ettiler. Daha öncesinde savaşın ve kavgaların olmadığı eşitlikçi topluluklar olarak binlerce yıl yaşamışlardı. Dünyanın başka bölgelerinde ise bu süreç, çok daha küçük zaman dilimlerine sığdı.

Bu 6 bin yıllık dönem, özellikle MÖ 10 000 – 4 000 yılları arasında yaşanan dönem insanlığın “Altın Çağı”dır, “Kaybolan Cenneti”dir. Bu dönemin barışı, kardeşliği ve eşitliği, daha sonra tek tanrılı dinlerin kitaplarında (Adem ile Havva’nın Cennet’ten kovulması) ve efsanelerde (Sümer, Yunan vd) işlendi. Sınıflı toplumun ezdiği, yoksullaştırdığı geniş kitleler bin yıllar boyunca hep o “kaybolan cenneti” geri getirmek özlemiyle ayaklandılar, mücadeleler verdiler.

Ama burada önemli olan, bu uzunca zaman diliminin bölge insanının bilincinde bıraktığı izlerdir ve o “izlerin” bugüne yansımalarıdır. Koronavirüs salgınının bütün dünyayı etkisi altına aldığı günlerde biz, Türkiye başta olmak üzere Batı Asya toplumlarında ve Çin gibi kadim uygarlık beşiği olan topraklarda o mirasın izlerini görüyoruz.

Deyim yerindeyse ilk yerleşik toplumların en az altı bin yıl boyunca yaşadığı “Cennet” fikri, o Cennet’teki “paylaşma” bilinci ve dayanışma,  Doğu toplumlarının genlerine işlemiştir. Sonraki sınıflı toplum döneminin altı bin yılı; o özlemi, o “özelliği” yok edemedi. Ve insanlık, şimdi bilimin rehberliğinde baskı ve sömürünün olmadığı geleceğin toplumunu inşa mücadelesinde işte o “Altın Çağ”ın (Kaybolan Cennet) mirasından da güç alıyor.

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve vansesigazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.